click for English version  
 


Dünyalılık Bilinci ve Balıkçılık

Bahadır Çapar (Kurucu Başkan)  |  Nisan 2012, Adana
Fotoğraflar: Bahadır Çapar kişisel arşivi 2010-2012
Dağıtım kanalları: subacad.org, aylık elektronik bülten


"Sağlıklı sucul canlı kaynaklara bugün olduğu gibi yarın da ihtiyacımız olacak!"

     Bugünün “modern” insanı, kısa sayılacak sosyal tarihi içerisinde sürekli olarak doğanın temel yasalarını yaşamın belirleyici gücü olmaktan çıkaracak bir düzenin imarı ile uğraşmış, yaban tarafından çevrili ilkel koruganlarını günümüzün yabanı çevreleyen kalabalık betonarme kentlerine dönüştürmeyi başarmıştır. Özellikle bu sürecin son yüzyılında sucul yaşam ve çevre bilimindeki onca edinim ve gelişmeye rağmen yerine alternatifler koymayı henüz başaramadığı canlı sucul kaynakları neredeyse küresel ölçekte güdülen kısa vadeli çıkarlar uğruna artan bir ivme ve sucul yaşamının dinamiklerini umursamaz bir anlayış ile tüketmeye devam etmektedir. Oysa aynı kaynaklara bugün olduğu gibi yarın da –belki çok daha hayati düzeyde– ihtiyaç duyacak olan aynı “modern” insan, sömürdüğü tüm bu varlıkların, dengede olma durumunu onca zaman gözetmediği doğal yapının devamlılığına ve sürdürülebilir bir anlayışla kullanımına endeksli olduğunu anlamakta yüz yılı aşkın süredir zorluk çekmektedir.



     Küresel ölçeğe ulaşan çevresel sorunlar, insan odaklı dogmatik “çevre” yaklaşımının kendi diyalektiği içerisinde yeniden sorgulanarak tanımlanması gerektiğini çoktandır ortaya koymakta. Dünya’nın, –halihazırda yürürlükte ve düzene egemen durumdaki– "topraktan gelen insan" merkezli tür ayırımcısı etiğin sahip olduğu dinsel ve tarihsel dinamiklerin baskısından kurtulup kurtulamayacağı yakın gelecek için ise hâlen belirsiz. Üzerinde yaşadığımız Yer’i insanlık için tek ve ana yurt, sularla çevrili yüzünü ise yegâne yaşam alanı olması sebebiyle “paha biçilemez” bir değer olarak kabul etmek, kanımca suyu ve toprağı ile yer ve yüzü’nün korunması açısından en önemli ve belirleyici fikrî ilerleme olacaktır. Zira bugün “çevre” adı altında yaşadığımız yeryüzü sorunlarının temelinde hâlâ Dünya’nın/doğanın, içsel değerini kaybederek araçsal değeriyle ön plana çıkarıldığı şuursuz bir faydacılığın ötesine geçememiş pragmatik ve tüketim odaklı materyalist bir sosyal yaklaşım yatmakta.

     Ancak ne ironiktir ki yeryüzünün doğal kaynakları üzerine kurduğumuz tiranlığın çevre üzerindeki baskısı, sebep olduklarımız karşısındaki umarsızlığımız ve türümüzü begenmişlikten gelen şımarıklığımız tarihte hiç olmadığı ölçüde artmışken; olağan sandığımız ve düzeyi ile pek övündüğümüz toplum düzeninin ne denli etik yoksunu, ayırımcı ve acımasız olduğunu anlamaya her zamankinden daha fazla hazırız. Bu tespitlerin gereğini yapmaksızın Dünya’ya ait olamayacağımız gibi Dünyalılığı kavramaksızın en büyük mucize olan yaşam’a ilişkin etik bir bakış açısı yakalayabilmemiz de kuru bir laftan ve esası ıskalayan nafile bir çabadan öte değer taşımayacaktır.

     Üzerinde yaşayabildiğimiz tek gezegen olan şu mavi kürenin mevcudiyetine ve dolayısı ile doğasının devamlılığına dair güdülecek her çıkarın, kendi türümüzün geleceği bahanesiyle güzelleyerek güttüğümüz bütün çıkarların da kaidesini, garantisini oluşturduğu gerçeğini hâlen ıskalıyor olmamız bu anlama zorluğunun bir sonucu olsa gerekir. Bugün geldiğimiz son noktada bozduğumuz ve bozulmasına neden olduğumuz gezegen düzenini –belki de içten gelen bir dürtü ile– özlemekteyiz. Günbegün yok ettiğimiz doğal çevreyi özleyerek her fırsatta beton ve çelik kentlerimiz arasında sıkışmış –çoğu birbirinden kopuk– durumdaki yeşil ve mavi kıyılarda soluklanmaya gayret eden, ancak bunu yaparken bile tüketmeye, kirletmeye devam eden bizlerin hâli ise gerçek bir diğer ironidir.

"Çevre bilincinden yoksun şekilde doğaya karşı artan yönelim önemli olumsuzluklara da zemin oluşturmaktadır."

     Her geçen gün artan sayıda insan, kentsel yaşamın rutininden sıyrılarak günlük kaygılarından uzaklaşmak için en basit ifadesi ile doğaya koşmaktadır. Kimi zaman elinde oltasıyla gündoğumunu bekleyip kimi zaman suda kürek çekerek ya da kıyı patikalarında pedal basıp, sırtında çanta elinde kamera bir su kıyısına inerek temiz ve sağlıklı bir sulak çevreye dair duyumsadığı dürtüsel özlemi, doğanın huzur veren kucağına duyduğu ihtiyacı gidermenin –heyecanlı olduğu kadar keyifli– yollarını aramaktadır. Oysa doğaya karşı giderek artan bu yönelim, bireyin aynı varlıklara gelecekte de ulaşmasına mani olabilecek önemli olumsuzluklara da zemin oluşturmaktadır. Giderek kalabalıklaşan ancak, belirli bir çevre bilincini kazanamamış ve hevesini duyduğu, uygulayıcısı olduğu uğraşının kuramsal kaidesini ıskalayarak tematik kültürünü henüz kavrayamamış bireylerce gerçekleştirilen kıyı ve su etkinlikleri, zaten oldukça hassas ve kırılgan hâle gelen sulak alanların insan taşıma kapasitelerini aşarak geri dönüşü zor, hatta yıkıcı etkiler de yaratabilmektedir.
Bahadır Çapar

     Küresel ölçekte yürüdüğümüz yol, en önemli tatlı su havzalarının çevresindeki artan kentleşmenin ve dolayısı ile çoğalan rekreasyonel faaliyetlerin bir sonucu olarak katı atık yüküne takılmadan dolaşıp sıkılmadan suyuna bakacağımız 'izsiz' ve 'yüksüz' bir kıyı bulamadığımız, sonsuz sanılan okyanuslarda bile neredeyse plastik parçacık yükü taşımayan tek bir duru damla bırakmadığımız bir gezegene doğru gitmektedir. Bu yüzden kolay verilen tavsiyelerle bir iki gereç satın alarak başlanacak kadar basit görünen/gösterilen bireysel uğraşıların bile –eğer uygulama sahnesi doğa ise– nasıl yapıldığının önemsenmesi gereken bir zamanda yaşadığımız unutulmamalıdır. Ancak ve ancak ticari olduğu kadar rekreatif açıdan da kıymet taşıyan balıkçılık gibi aslen ciddi ve kadim uğraşıların hem metodik hem de etik yönü, özlemle karışık bu ham doğa hevesi ile mayalanırsa; insan zihninde müspet farkındalıkların oluşması ve doğal çevrenin yetkin bir bilinç hükmünde kontrollü ve sürdürülebilir bir ölçekte kullanılması mümkün olabilir.

"Kurumsal yöneylemimiz, rekreasyonel etkinliklere güdümlü insan merkezli pilot uygulamalar ve çözüm odaklı projeler ortaya koymaktır."

     Sivil toplumun bu yolda ilerleyen aktörleri, Dünya'nın, biz ziyankâr evlatlarına sunduğu canlı ve doğal kaynaklarla bu kaynakların ve hepsinden önemlisi suyun doğru ve akılcı kullanımına odaklanabilmelidir. Diğer bir ifade ile sucul yaşamı koruyarak sulak alanların rekreasyonel kullanımına dair kişisel farkındalıklarımızı ya da paydaşı olduğumuz türlü tespitleri ve çözüme ilişkin akıl edişleri kılavuzlayıcı bir güce dönüştürmek maksadı ile kurulmuş tematik sivil toplum örgütlerine ihtiyaç vardır. Kısacası SÜBAÇAD gibi, yegâne gezegenimize dair duyduğumuz ve "Dünyalılık şuuru" olarak da özetlenebilecek mesuliyetin gerekliliklerini –en azından kendi lokalinde ve balıkçılık gibi teknik olduğu ölçüde rekreatif değer atfedilen uğraşılar kapsamında– gerçekleştirebilmeyi amaçlayan müstesna yapılar tesis edilmeli, nitelik artışı ile birlikte sayıları çoğalmalıdır. Fakat temel amaçları içerisinde sucul çevrenin, bilinen tüm dinamik unsurları ile korunmasının da yer alması gerektiğine inandığım sivil toplum kuruluşları, insan olgusunu bu dinamiklerin dışında tutmayı öngören salt bir doğayı koruma, hayvanları yaşatma dernekleri gibi çalışmamalı, böyle sanılmamalıdır.

Ancak ve ancak sucul çevreye "duyarlı" ve bununla ilintili "bilinçli" meşguliyetler edinmiş birey sayısını toplum genelinde artırarak gerek kamuda gerekse kurumsal arenada ciddi farkındalıklar yaratmaktan bahsedilebilir. Fakat mevcutlar üzerinden gidilirse sadece bir balıkçılar ya da balıkçılık derneği de değildir 'balıkçılık sorunsalı'nı tek başına çözmeye muktedir olacak olan. Böylesi bir gaye ile bir araya gelerek örgütlenen bireylerin ortak şuuru şayet meselelerin rekreatif yönlerine güdümlü insan merkezli pilot uygulamalar ve çözüm odaklı projeler akıl edemiyor, böylesi bir yöneylem belirleyemiyorsa ortada duran sorunsalı büyütmekten, anlaşılabilir olanı anlaşılmaz, çözülebilir olanı düğümlemekten başka bir işe yaramayacaktır.

"Kaynakların korunarak sürdürülebilirliğinin sağlanmasında fiziki ve yasal engellemelerden daha kalıcı ve etkili olanı; zihinlerde Dünyalılık bilincini tesis edebilmektir."

     Doğayı korumak için önce "insan" diyoruz. Çünkü; cahil insanın karşısında uyarı levhalarının ve tel çitlerin ne denli kifayetsiz kaldığını görerek bu tarz uygulamalarla çevrenin, kaynakların, suyun ve balığın korunamadığını bilecek kadar çok "insan" olayına tanıklık ettik. Ancak çevre konusunda cahil insanın aydınlanma reçetesinde su soluyanları anmaksızın yalnız metoda odaklı ve her yazılan doğrudur varsayımıyla "okuyun" şeklinde yeknesak çıkarımlar önermenin yetersiz kaldığını, başta doğru gibi görünen bu tarz kestirme önermelerle sorunun kaynağını teşkil eden bilgisizlik ve umursamazlığı gideremediğimizi her geçen gün büyüyen çevre sorunsalına baktığımızda bir kez daha görüyoruz. Fiziki ve yasal engellemelerden daha kalıcı ve kesinlikle çok daha etkili olanının zihinlerde gezegen bilinci ve içten gelen korumacı bir şuur yaratmak olduğunu unutmaksızın 'bir olta bir balık' algısını henüz aşamamış bireylerin rekreasyon ihtiyacına ket vurmak yerine bunu yönlendirici ve yönetici mekanizmalar oluştarımızda sürdürülebilirliği amaçlamış 'sürece odaklı' balıurmalı, her fırsatta suyu ve balığı soranları, suyun ve balığın sorununa dönüşmeden şuurlandırmalıyız.

    İnsanlığın geleceğine dair yaşamsal önemi olan her kaynağın gerek rekreatif gerek ticari çerçevede sürdürülebilir bir ölçekle sömürülmesi, ancak yarının hesabını bugünden yapabilen "Dünyalılık" bilincine ermiş bir aklın talebidir. Dolayısı ile fiziki ve yasal engellemelerden daha kalıcı ve kesinlikle çok daha etkili olanı; zihinlerde bu türden bir anlayış kalıbını oturtarak, kazandığı her farkındalıkla gezegenini ve onun tekliğini daha iyi kavrayan, her kavrayışı ile içselleştirdiği çevre etiğini yaşayarak korumacı şuuru yayan bireylerin çoğalmasıdır. 'Bir olta bir balık' algısını henüz aşamamış ya da 'oltanı kap da gel' tarzı sığ söylemlere kanmış amatör bireylerin rekreasyon ihtiyacına ket vurmak yerine bunu yönlendirici ve yönetici mekanizmalar oluşturmalı, ayak üstü de olsa her fırsatta suyu ve balığı soranları, 'suyun ve balığın iki ayaklı sorunu'na dönüşmeden bu minvalde şuurlandırmalıyız.

    Oysa kendi kıyılarımızda sürdürülebilirliği amaçlamış 'sürece odaklı' balıkçılık uygulamaları geliştirerek çevresel rekreasyon olanaklarını belirleme hedefi güden çalışmaların yetersizliği kıyı, su ve sucul canlı kaynaklarımızın yönetimine egemen kılınan 'sonuca odaklı' anlayışın bulanıklılığı her geçen gün artan belirsizlikleri ile ortada durmaktadır. Bu çerçeveden hareket ile denizel kaynakların sürdürülemez bir mecraya kaymasındaki en önemli beşerî etki, millî politikaların ve yerel uygulamaların küresel izlemelere entegre olmaktan uzak kalışı şeklinde değerlendirilebilir. Daha fazla zaman ve kaynak kaybetmeksizin balıkçılık ve çevre araştırmaları alanında elde edilen küresel veriler ve uluslararası yönelimler ışığında bölgesel yöneylemler ortaya koyabilme yetisine kavuşmamız, gelecek nesillerin yaşam kalitesi üzerinde göz ardı edilemez kazanımlar elde edebilmemizin anahtarı olarak görülmelidir.

    SÜBAÇAD gibi bunu amaç edinen –nicelik yönünden zayıf görünse de niteliğe odaklı– bağımsız sivil toplum örgütlenmelerinin resmî karar mekanizmaları içerisindeki etkinlik düzeyinin artırılarak metodik ve sistematik açıdan güvenilir veri üreticileri hâline getirilmesi, rekreatif ihtiyaçlarından dolayı her fırsatta doğaya, suya koşan bireyleri nitelikli veri sağlayıcılarına dönüştürecek süreçlerin tasarlanması –yarına dair duyulan çevresel kaygıların bir gereği olarak– geleceğe ilişkin fevkalade değerli bir yatırım olarak algılanmalı, bu algı yaygınlaştırılarak geliştirilmelidir.

"Rekreatif uğraşılar kişinin yaşam kalitesine ve sosyal kimliğine müspet katkılar sağlamaktadır."

     Çevre bilincinden yoksun insana kitap ezberletircesine bilgi yığınları sunarak onu "eğreti" bir yeşil olgunluğu zorlamaktansa korunmuş bir çevrede, temiz tutulabilmiş bir kıyıda mutlu ve keyifli olunabileceğini uygulamalarla göstermek, onu bu etkinliğin içerisine dahil etmek çok daha yapıcı olabilir. İnsan, –elbette bu işe uygun alt yapı olanaklarına sahip bir mecrada– ama olta atarak ama kürek çekerek ya da pedal basarak meselenin kıyısında durmaya değil içinde olmaya özendirilebilir. Aynı zamanda bu rekreatif uygulamalar, disipline yönleriyle uygulayıcısını teknik ve metodik gelişime de zorlayacağından –doğru bir kaynaktan beslenmeleri hâlinde– düşünsel yaşam kalitesine ve sosyal kimliğe de müspet katkılar sağlayacaktır. İşte bizler yıllardır sürdürdüğümüz kişisel uygulamalarımız ve edindiğimiz tematik tecrübelerimiz ışığında bu tip olanakların belirlenmesine, nitelikli alan uygulamalarının geliştirilmesine çalışarak –kimi yerde saha, kimi yerde etkinlik odaklı yönlendirme ve örneklemelerle– toplumsal düzeyde yokluğundan yakındığımız Dünyalı olma bilincinin birey özelinde tesisine çalışacağız. Amaçladığımız bu düşünsel gelişim, insan, rekreasyon ve çevre ilişkisindeki kritik etkileşimi makul bir çerçeveye oturtacağı gibi söz konusu uğraşıların niteliğini rafine ederek rekreasyonistlerin kişisel tatmininde de kalite artışı sağlayacaktır. Bu fevkalade önemli bir faydadır, zira kişisel anlamda tatmin sağlayarak özgüven kazanmış bireyler toplumsal ilerlemede de lokomotif roller üstlenebilmektedir.

     İnisiyatiflerimiz doğrultusunda konuya duyarlı kişi ve kurumlarla şekillendireceğimiz akıl ve güç birlikteliklerinin tespit ettiğimiz sorunların çözümüne önemli katma değerler sağlayacağını ümit ediyor, suyun ve yaşam verdiklerinin devamlılığına, denge dinamiklerinin sürdürülebilirliğine katkı sağlayabileceğimiz inancı ile yola çıkıyoruz. Uzun soluklu bu mücadelede kat edeceğimiz yol arpa boyuyla dahi ölçülse hem çocuklarımız hem de Dünya'mız için temiz ve canlı bir maviye feda edilecek hiçbir gayretin boşa gitmeyeceği düşüncesiyle hevesimizi diri tutma çabasında kuşkusuz ısrar edeceğiz. Belki suyu solumayı hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz ama onu okumayı hergün ve hergün yeniden deneyecek, Dünya'nın sandığımız kadar büyük, canlı kaynaklarının ise tükenmez olmadığının farkındalığı ile nehirden denize değin aslında 'tek bir su'yun kıyısında yaşamaya devam edeceğiz.

CAPAR trafik